Category: Genel

Bulut mu olsam

Denizin üstünde ala bulut
yüzünde gümüş gemi
içinde sarı balık
dibinde mavi yosun
kıyıda bir çıplak adam
durmuş düşünür.

Bulut mu olsam,
gemi mi yoksa?
Balık mı olsam,
yosun mu yoksa? ..
Ne o, ne o, ne o.
Deniz olunmalı, oğlum,
bulutuyla, gemisiyle, balığıyla, yosunuyla.

Nazım Hikmet

KÜTÜPHANE

Çocukluğumu geçirdiğim mahallede iki tane kütüphane vardı, Yusufpaşa ve Hekimoğlu Ali Paşa. Tıpkı isimleri gibi Osmanlı’dan kalma tarihi binalardaydı bunlar.

Yusufpaşa’ya üzerinde ne yazdığını okuyamadığım kitabesi olan kemerli küçük bir kapıdan girilidi. Daracık merdivenlerden yukarı çıkılıp içi kum dolu yangın kovalarından sola dönüldüğünde çocuk bölümünün olduğu ve sarı ampullerin aydınlattığı loş bir odaya ulaşılırdı. Dört tarafı kitaplıkla kaplı odanın sokağa bakan pencere tarafında her zaman ciddi bayan kütüphane memurunun masası bulunurdu. En değerlisinin Meydan Larousse olduğu ansiklopediler onun arkasında yer alır ve ancak izin isteyerek alınırdı. Tam ortada kışın odun yakılan bir soba odayı ısıtır, sadece kitap hışırtılarının duyulduğu sessizlik bazen uykumu getirirdi. Kitaplar genelde eski ve kapları dayanıklı olsun diye sanırım kalın bir kartonla kaplanmış, sırtları beyaz mürekkeple elle yazılmıştı. Rengarenk kapaklarının olmaması çok da önemli değildi benim için. Tutkal kokulu her kapağın arkasında beni başka dünyalara götüren hazinelerin saklı olduğunu bilirdim çünkü. Bir çok yerli ve yabancı klasiği buradan ödünç aldığım kitaplardan okumuştum. En sevdiklerim, eski sararmış sayfalarıyla küçük boy Varlık Yayınları’ydı.

Hekimoğlu Ali Paşa, kendi adını taşıyan camiinin avlusunda, eskilikten aşınmış merdivenlerle çıkılan kubbeli, taş bir binadaydı. Muhtemelen yüzlerce yıldan beri, külliyenin bu köşesinde kütüphane olarak hizmet veriyordu. Belki de bahçedeki selvi ağaçlarının gölgelediği çeşit çeşit kavuklu mezar taşlarının altında yatanlar da nice el yazması kitaplar okumuştu burada, kimbilir. İçeride, ahşap oymalı, bir kitap rafı vardı. Buranın en sevdiğim tarafı, Hürriyet Gazetesi’nin eski nüshalarının ciltlerine sahip olmasıydı. Bazen okuldan sonra bunlara bakar, Türkiye’nin yakın tarihinde zaman yolculuğuna çıkardım.

Lise ve üniversite hayatım boyunca bu iki kütüphaneye gitmemiş, varlıklarını bile unutmuştum. Uzun yıllar sonra önünden geçerken Yusufpaşa’nın kapanmış olduğunu gördüğümde içimi bir üzüntü kaplamıştı. Tekrar zaman yolculuğuna çıkmak için Ali Paşa’nın taş merdivenlerinden yukarı çıkmış ama artık buranın da başka bir devlet kurumu olarak görev yaptığını görmüştüm.

Biraz önce, Google’da adımı soyadımı + library kelimesini yazdığımda, resimlediğim kitapların Amerika’nın hatta Kanada’nın adını hiç duymadığım yerlerindeki kütüphanelerinde yer aldığını gördüm. Sevinçle birlikte biraz da gurur verdi bana bu. Ama bir o kadar da hüzün. Halbuki kitaplarımın, çocukluğumun geçtiği mahallemizin eski kütüphanelerinin ahşap raflarında olmasını o kadar çok isterdim ki… (NY)

Bereket

Yağmurlu havalarda, sokakta oynayamadığım için yüzüm asık pencereden dışarı bakarken, dedem yanıma gelir, mutlu bir yüz ifadesiyle “bereket” derdi. O zamanlar anlam veremezdim onun bu lafına. Bir çiftçi olarak nice kıtlık zamanları görmüştü kimbilir. Kışın kar, ilkbaharda yağmur yağmalıydı ki hasat verimli olsun… Biraz önce şehre hafif bir kar serpiştirdi sanki son kez hoşçakal der gibi biten kışa. Sonra yağmura dönüştü. Dalların ucunda ıslanan, henüz açmamış tomurcuklar en az rahmetli dedem kadar mutlu olmalıydılar…

Şiir yazarı şair

Ona genellikle okula giderken Kadıköy vapurunda rastlardım. En sıcak havalarda bile üzerinden eksik etmediği siyah takım elbisesi ve beyaz saçlarıyla bambaşka bir dünyadan gelmiş gibi gelirdi bana. En önemli aksesuarı elindeki eski siyah çantasıydı. Üzerinde beyaz yazılarla “Şiir yazarı şair” yazardı. Yaz kış, vapurda, üçüncü hamur kağıda bastırdığı ve altında “hediyesi takdirinize kalmış” yazan şiirlerini uzatırdı yolculara, sessizce. Bazen ne yazdığını merak edip alanlar olur sonra ya kendisine geri verir ya da boş çay bardaklarının yanına koyarlardı bu sarı sayfaları. Ben de bir tane almış, sınıfta duvara astıktan sonra onu daha önce görmüş arkadaşlarla gülüşmüştük aramızda. Okuldan mezun olduktan sonra her vapura binişimde gözüm arasa da onu bir daha hiç göremedim. Şiir okunmayan bir ülkede, sarı sayfaları siyah çantasının içine koyduktan sonra, belki, ” alıp başını gitmişti yelkovan kuşlarının peşi sıra”… (NY)

Köy kahvesi

Yaşlı bir çınar ağacının gölgelediği bir köy kahvesinin bahçesinde oturmak istiyorum şu an. Çay kaşığının bardağa çarparken çıkardığı ses önümden geçen koyun sürüsünün çanlarına karışıyor. Uzaktan bir karga uçuyor gaklayarak. Ezan okunuyor minarenin detone hopörlöründen. Yan masamda oturan iki ihtiyar kalkıp camiye doğru gidiyor ağır ağır. Uzaktan bir köpek havlaması duyuluyor. Hafiften esen rüzgar burnuma samanla karışık gübre kokusu getiriyor. Sallana sallana bir yaprak düşerken yere, kahveci geliyor. “Tazele” diyorum, “ama açık olsun bu sefer”… (NY)

Sushi

Hello Kitty: No Nuclear!

BALIKLI GÖL

İbrahim Tatlıses’i ilk kez Cerrahpaşa Hastanesi’nin acil servisinde görmüştüm. Tıpkı benim gibi o da bir yakınını ziyaret için oradaydı sanırım. Parlak gri takım elbisesinin içinde endişeli bir ifadesi vardı.

Onu ikinci görüşüm ise 1996 yılında memleketi Urfa’da olacaktı. Çalıştığım ajansın bir müşterisi Güneydoğu konserlerine sponsor olmuş, ben ve metin yazarı arkadaşım Muhsin de tanıtım kampanyasını yapmıştık. Uçağımız Ankara’da uzun süre önemli birinin binmesini beklemişti. İner inmez yüzümüze sıcak bir havanın vurduğu Urfa Havaalanı çıkışında bazı siyah gözlüklü, takım elbiseli adamların bir masaya gidip “emanet” dedikten sonra silahlarını almaları dikkatimi çekmişti. Sonradan öğrendiğime göre Ankara’da beklediğimiz ve birlikte uçtuğumuz kişi dönemin İçişleri Bakanı Mehmet Ağar’dı.

Urfa, benim gibi doğuyu bilmeyen bir İstanbul çocuğu için çok ilginç bir yerdi. Mimarisiyle, insanlarının yöresel kıyafetleri ve konuşmalarıyla, taş konaklardaki küpeli güvercinleriyle sanki Türkiye’nin bir şehri gibi değildi. Halil-ür Rahman Camisi’nin avlusundaki Balıklı Göl kenarında dolaşırken küçük bir çocuk Hz. İbrahim’in hikayesini anlattı bize, yöresel şivesiyle. Peygamberi yakmak için Nemrut’un hazırlattığı ateş bu gölün suyuna, odunlar da balıklara dönüşmüştü. Bu bilgilere karşılık, tipik bir turist olarak küçük rehberimize para vermek istemiş, kabul etmeyince utandırmıştı bizi.

Yaşlı çınar ağaçlarının gölgelediği Gümrük Han’ın avlusunda kendine özgü küçük taburelere oturmuş, mırra denilen koyu kahveden içerken kalabalık bir grupla İbrahim Tatlıses belirdi birden. Çay bahçesinin ortalarında bir masaya oturup domino oynamaya başladı yaşlı birisiyle. Urfalılar için o sadece bir efsane değil, sanki bir ermiş gibiydi. Etrafındaki abartılı ilgiden rahatsız bir hali vardı. Alkış sesleriyle ayağa kalktığı sırada ezan okunmaya başladı. El işaretiyle etrafındakileri susturdu. Bu sefer “lebbeyk” nidaları yükseldi çevresinden. Geldiği gibi aynı kalabalık grupla birlikte tarihi Halıcılar Çarşısı’na yöneldi. Biz de bu arada kalkıp çarşının diğer taraflarını keşfetmeye gittik.

Bir arkadaşıma tütün alırken ortalık karıştı birdenbire. Kötü haberi etraftaki esnaftan öğrendim. İbrahim Tatlıses’in aynı zamanda akrabası olan bir koruması çarşıda birisini öldürmüştü. Söylentiye göre bir halıcıyla tartışırken “susturun” demiş, koruması da silahına davranıp anında susturmuştu.

Panik içindeki organizatörün uyarısı üzerine otelimize gidip bir süre orada bekledik. O akşam şehir stadında yapılacak olan konser tabii ki iptal olmuştu. Ertesi sabah çarşıya gidip esnafa baş sağlığı diledik. Olay hakkında sorumlu hissediyorduk kendimizi. Sonra da ilk uçakla İstanbul’a geri döndük.

Şu an İbrahim Tatlıses başına saplanan bir Kalaşnikof mermisininin etkisiyle hastanede yoğun bakımda. Arkadaşım Muhsin Kızılkaya ise PKK’nın ölüm tehdidi yüzünden polis koruması altında yaşamak zorunda. Yıllar sonra bugün geri dönüp baktığımda silahların hiç susmadığını görüyorum ülkemizde. Ne dersiniz, ateşin suya, odunların balığa dönüşmesinden daha mı zor bunu gerçekleştirmek?.. (NY)

UÇAK GEMİSİ

11 Kasım, her yıl Amerika’da Gaziler Günü (Veterans Day) olarak kutlanır. O gün, genelde New York’a savaş gemileri gelir ve bunlar halkın ziyaretine açılır. Ben de Bostonlu arkadaşım Kevin’la birlikte bu fırsatı kaçırmak istemedim ve ilk kez bir uçak gemisine çıktım.

Hudson Nehri kenarına yanaşmış USS John F. Kennedy dev yüzen bir havaalanıydı. Gri metalik kütlesiyle soğuk, çirkin bir o kadar da ürkütücüydü. Böyle büyük bir gemide “Freedom is not free – özgürlük bedava değil” pankartının altında sivillerden bağış toplanması biraz komik geldi bana. Üzerindeki uçak ve helikopterlerde görevli askerler ziyaretçilere bilgi verdiler. Ardından, onun hemen yanına yanaşmış bir destroyerin köprüsüne gittik. Ziyaretçiler arasında bizimle birlikte iki küçük çocuğu olan bir aile de vardı. Baba, görevli subaya merakla sorular soruyordu ardarda: “Bu cihaz nedir, gemi ne kadar hız yapıyor, kaç top var, menzilleri ne kadar, radar nasıl çalışıyor, roket düğmesi hangisi…” Subay ise onu sabırla dinliyor, karşısındakinin anladığını zannetmediğim bazı teknik cevaplar veriyordu. O ise dediklerini onaylar gibi başını sallıyor, ardından diğer soruya geçiyordu.

Bu arada gözüm anneye gitti. Kadıncağızın kendisini hiç ilgilendirmeyen bu mekana, sadece kocasının isteği için geldiği her halinden belliydi. Boş gözlerle etrafına bakınıyor, bir an önce bitse de gitsek diye düşünüyordu içinden mutlaka. Daracık merdivenlerden güçlükle çıkmış, bir yandan da aletlerle oynamak isteyen iki yaramaz erkek çocuğunu kontrol etmeye çalışıyordu. Birini tam yakalamışken diğeri kurtuluyordu elinden. Subayın babaya gemideki top mermilerinin çapları hakkında bilgi verdiği sırada, kadın o kadar elektronik alet arasında sanki bir yakınını görmüş gibi heyecanla sesini yükselterek: “Hey! Kahve makinası değil mi oradaki?” diye sordu sevinçle. Subay top konusuna ara vererek başını ona doğru çevirip, “Evet” dedi, hafiften gülümseyerek, “Arada bir kahve içiyoruz burada”.

O kadar yüksek teknolojik ölüm aletlerinin yanında, tek insani ve anlamlı şeydi o kahve makinası…
(NY)

Freedom to press