Yorumlar Kapalı
OCAK 19TH, 2011
By NECDET

Robert McCloskey, ’30′lu yılların başında kazandığı bursla bir sanat okulunda okurken zaman zaman da Boston’un merkezindeki parka gidip göl kenarında desen çiziyordu. Yaptığı çizimler, 1941′de yazıp resimleyeceği “Make Way For Ducklings” (Ördek yavruları için yol ver) adlı çocuk kitabı için esin kaynağı olacaktı.
Bay ve Bayan Mallard her yeri dolaştıktan sonra Boston Parkı’ndaki gölün ortasında bulunan küçük bir adada yuvalarını kurmaya karar verirler. Bir süre sonra Bayan Mallard’ın kuluçkasındaki yumurtalardan sekiz tane yavru çıkar, Jack, Kack, Lack, Mack, Nack, Ouack, Pack ve Quack adlarında. Anneleri hergün onlara nasıl iyi bir ördek olunacağıyla ilgili dersler vermektedir. Bunun için, bir gün sekiz yavrusunu tek sıra halinde arkasına dizerek çevreyi keşfe çıkar. Yolları onları parkın dışına götürür. Ancak burada ilk kez trafik sorunuyla karşılaşırlar. Gürültüyle geçen dev araçlar onlara karşıdan karşıya geçmelerine izin vermez bir türlü. Yardımlarına her gün onları fıstıkla besleyen parkın polis memuru Michael yetişir. Memur trafiği durdurur. Araç sahiplerinin saşkın bakışları arasında, anne ve arkasındaki sekiz yavrusu güvenle karşı kaldırıma geçer. Michael bununla da kalmaz, karakolu arayarak bir polis aracının onları şehir gezintileri boyunca eşlik etmesi ve geçitlerden kolaylıkla geçmeleri için görevlendirir. Bayan Mallard ve yavruları parka geri döndüklerinde arkalarına bakarlar ve vaklayarak polislere teşekkür eder. Onlar da bu ördek ailesine el sallayarak selam verir.
Make Way For Ducklings o kadar çok sevildi ki yayınlandığı yıldan beri tüm dünyada iki milyonun üzerinde basıldı. Yaratıcısına ülkenin en önemli kitap ödüllerinden Caldecott Madalyası kazandırdı. Boston Meclisi onu kentin resmi kitabı seçti.
1987 yılında heykel sanatçısı Nancy Schön, Bayan Mallard ve onu arkasından tek sıra halinde takip eden sekiz yavrusunu Boston Parkı’nda heykele dönüştürdü. En büyüğünün yüksekliği 97 cm ve ardında yaklaşık 10 m uzunluğunda takip eden bronz ördek ailesi, en çok parka gelen çocuklar tarafından sevildi. Onlara dokunmak hatta üstlerine çıkmak eğlenceli bir oyundu onlar için.

Mallard ailesinin bir kopyası, 1991 yılında dönemin ABD başkanın eşi Barbara Bush tarafından eski Sovyetler Birliği başkanının eşi Raisa Gorbachev’e iki ülkenin silahlarının azaltılması anlaşmasının yapıldığı sırada hediye edildi ve Moskova’da Novodevichy Park’a yerleştirildi. Yanındaki plakette Rusça ve İngilizce olarak şu açıklama yer alıyordu: “Bu heykel sevgi ve dostluk göstergesi olarak Amerikan çocuklarından Sovyet çocuklarına hediye edilmiştir. Robert McCloskey’in ‘Make Way For Ducklings’ adlı çocuk öyküsü üzerine heykeltraş Nancy Schön tarafından yapılmıştır, 1991. Sunan Bayan Barbara Bush”
Bugün, tıpkı Bostonlu çocuklar gibi, Moskovalı arkadaşları da bu sevimli heykellerle oynamaktan büyük zevk alıyor ve onlar için biraz ilerideki Kızıl Meydan’da bulunan dev, asık suratlı heykellerden daha anlamlı bu paytak paytak yürüyen aile…

Yorumlar Kapalı
NISAN 25TH, 2010
By NECDET

Gov. Jan Brewer of Arizona signed the nation’s toughest bill on illegal immigration into law on Friday. Its aim is to identify, prosecute and deport illegal immigrants.
NISAN 1ST, 2010
By NECDET

Biz çocuklar için mahallemizin en önemli kişilerinden biriydi Bekçi Ahmet Abi. Çünkü beline taktığı gerçek bir tabancası vardı. Piyer Loti’de bir karakolda görev yapardı. Makbule Abla onun karısıydı. Bulgaristan göçmeni olduğu için kendine özgü bir aksanla konuşur, sözcüklerinin başına “maa” ya da “mari” eklerdi. Evleri bizimkinin karşı çaprazındaydı. Arka bahçelerinde sabahları kendini görmediğimiz fakat sadece sesini duyduğumuz bir horozu ve kümeste tavukları vardı.
“Necdet Necdet” diye heyecanlı bir sesle uyandırdıysa annem beni önemli bir şey var demekti. “Bugün 1 Nisan. Hadi kalk, Makbule Abla’nı kandıralım. Şimdi sen gideceksin ve ‘annem pasta yapacak, senden taze yumurta istedi’ diyeceksin. Yumurtayı alınca da ‘Nisan biiir!’ diye bağır, tamam mı?”. “Tamam” derdim gülümseyerek. Büyükleri kandırarak zekalarını ispatlamak çocuklar için en büyük eğlencelerden biridir.
Önce Makbule Abla’nın bahçesinin tahta kapısındaki sürme kilidi açmaya yarayan teli çekerdim. Sonra evin kapısını çalar,
“Makbule Abla”,
“Sööle uşaam”.
En ufak bir hata yapmamak için sözcükleri dikkatlice, tek tek söyleyerek, “Beni annem gönderdi. Pasta yapıcakmış. Senden bi tane taze yumurta istedi”.
“Du bi dakka. Bu sabah yeni toplamıştım kümesten, sana onlardan vereyim. Al bakalım uşaam”
Yumurtayı avucumun içine alır almaz yüzüne bakıp yüksek sesle:
“Nisan biiirrrr!” derdim. O vakit Makbule Abla yüzüne biraz mahçup bir ifade takınıp,
“Hay Allah! Kandırdın ya beni” derdi.
Sokağın taşlı yolunda düşüp yumurtayı kırmamak için dikkatlice tutarak eve geldikten sonra olanları gülerek anneme anlatırdım. O vakit bahçe duvarının üstündeki teneke saksılardaki çiçeklerin arkasından bize bakan Makbule Abla sesini yükselterek:
“Maa Nedime, bu uşak yine kandırdı ya beni” derdi…
Aradan o kadar zaman geçmesine rağmen ben, hâlâ her 1 Nisan’da, bizim yüzümüzde bir mutluluk gülümsemesi görmek için kanmış numarası yapan çocukluğumun o güzel insanlarını hatırlıyor ve özlüyorum.
Maa Makbule Abla nur içinde yat…
Yorumlar Kapalı
ŞUBAT 27TH, 2010
By NECDET

Dışarıda lapa lapa kar yağıyor. Bense pencerenin önünde Tübitak’ın çocuk dergisi Meraklı Minik için bu ayki illustrasyonu yetiştirmeye çalışıyorum. Konu tavuklar. Tonton bir amca çiftliğinde renk renk, çeşit çeşit tavuklarını besliyor. İçlerinde en çok hoşuma giden koşin cinsi tombul olanı. Onu yemleri büyük bir iştahla yerken çizdim. Bir yandan da yaşlandığımda bu tonton amca gibi bir çiftlikte yaşasam ve tavuk beslesem diye hayal ediyorum.
Arada bir gözüm dışarı gidiyor. Kar beyaz örtüsüyle her yeri kaplamış. Bir an penceremin kenarına bir serçe konuyor. Biraz dinlendikten sonra sadece kendisinin bildiği bir yöne doğru uçup gidiyor. Giderken de beni ilkokul yıllarıma götürüyor.
O zamanlar bazı bankalar her ay ücretsiz çocuk dergileri verirdi. İçlerinde en sevdiğim İş Bankası’nın verdiği Kumbara dergisiydi. İçinde çeşit çeşit bulmacalar, resimli öyküler olurdu. Hatta bir tanesini hala çok net hatırlıyorum. Adı, “Özgür Küçük Serçe”. Yine dışarıdaki gibi karlı bir günde geçiyordu öykü. Minik serçenin günlerdir kursağına hiç bir şey girmemişti. Her yeri dolaşmış ama bembeyaz kar örtüsünden dolayı bir kırıntı bile bulamamıştı. Üstelik hava çok soğuktu ve yorgunluktan bitkin düşmüştü. Son çare olarak kanatlarını boşluğa bıraktı ve yandaki tavuk kümesininin olduğu bahçeye doğru süzüldü. En yakın ağaca kondu, orada beklemeye başladı. Bazen burada tavuklardan arta kalan yemler olabiliyordu. Ama şimdi kış ve hepsi içeride, kümeslerindeydi. Ne kadar da şanslıydılar. Bu soğukta sıcacık barınakları vardı. Yedikleri önünde yemedikleri yanlarındaydı. Keşke tavuk olsaydım diye geçirdi içinden. Bunları düşünürken evin kapısı açıldı. İçeriden bir adam çıktı, ağır adımlarla kümese doğru yürüdü. Tamam dedi serçe, tavukları besleyecek şimdi. Onlardan bana da bir şeyler kalır belki. Adam tavuklardan birini ayaklarından tutup serçenin tünediği ağacın altına getirdi. Tavuk son sesine kadar gıdaklarken o elindeki bıçakla… Kar etkisini daha da arttırmıştı. Küçük serçenin karnı hala açtı. Ama bunların hiç bir önemi yoktu artık. Çünkü o özgür bir serçe olmaktan mutluydu. Yorgun kanatlarını olanca gücüyle açıp uzaklara doğru uçtu, uçtu…
Tavuk çizimine ara veriyorum. Ceketimi giyip mutfaktan da bir parça ekmek alarak sokağa çıkıyorum. Dışarıda özgür küçük serçeler beni bekliyor…
Yorumlar Kapalı
ŞUBAT 14TH, 2010
By NECDET

Yıllar önce genç ve heyecanlı bir güzel sanatlar öğrencisiyken seçtiğim bölüm olan grafik tasarımla ilgili elime ne geçerse okumaya çalışırdım. Beni en çok da bu konudaki yabancı yayınlar etkilerdi. İşte bu zamanlarda tanıştım ilk kez Milton Glaser’in “Grafik Design” adlı kitabını Tünel’deki Hachette Kitabevi’nin vitrininde. Kapağında sonradan Bob Dylan olduğunu öğrendiğim siyah fakat rengarenk saçlı bir portre silueti vardı. Heyecanla içeri girip kitabı görmek istediğimi söyledim. Çok ağır bir kitaptı. Ama ağırlığından daha zengin bir içeriğe sahipti. Sanatçının rengarenk illustrasyonlarla süslediği tasarımları beni hemen büyüledi. Sonra fiyatını sordum biraz çekingence. Satıcı elektronik hesap makinesiyle Frank olarak yazılmış etiketi Türk Lirası’na çevirdi. Benim almamın imkansız olduğu bir rakamdı. Üzüntüyle kitabı geri verip teşekkür ettim. Kitapçı tekrar vitrindeki yerine koydu. İleriki zamanlarda Hachette’in önünden her geçişimde vitrinde onunla göz göze geldik. Zaman zaman onu görmek için satıcıdan istedim. Satıcı da beni tanımaya başlamıştı artık ama her isteyişimde alamayacağımı bile bile sabırla kitabı vitrinden çıkarıp bana veriyordu. Bu rituel uzun bir süre böyle sürüp gitti. Bir gün yine Tünel’den geçerken doğal olarak gözüm kitabevinin vitrinine gittiğinde yerinde olmadığını gördüm. Satılmıştı… O an çok sevdiğim bir arkadaşımı kaybetmiş gibi bir üzüntüye kapıldım. O kitabı bir daha hiç bir yerde görmedim. Belki de Türkiye’deki tek baskısıydı.
Dün güzel sanatlardan hocam Gürbüz Doğan Ekşioğlu ve tasarımcı arkadaşım Doğan’la birlikte Milton Glaser’in New York’taki ofisindeydik. Bizi çok sıcak karşıladı. İlerlemiş yaşına rağmen dinçliği ve zihninin açıklığı bizi çok etkiledi. Sohbetimiz sona erdiğinde bir iki gün önce kullanılmış kitaplar satan bir dükkandan aldığım eski dostumu çantamdan çıkarıp önüne koydum. Kitabı imzalarken yukarıdaki öyküyü anlattım kısaca. Gülümsedi. O an ben yirmi iki yıl öncesine gitmiş, Hachette Kitabevi’nin vitrininde ona bakıyordum…
ŞUBAT 1ST, 2010
By NECDET

Karikatür Yarışması’nın töreninde, ödülümü almak için sahneye çıktığımda ön sıradaki izleyicilerin arasında gördüm onu ve hemen tanıdım. Aklaşmış saçlarını arkadan topuz yapmış, yaşlılıktan küçülmüş boyuyla oturduğu koltukta neredeyse kaybolmuş ama gözleri ışıl ışıl, heyecanla alkışlıyordu beni. Yakasında Atatürk’lü küçük bir altın madalya vardı. Tören bitip, bakan, vali, gazete yöneticilerinin de içinde bulunduğu davetliler kokteyl masalarına doğru giderken o yerinde yalnız kalmış ve bu vesileyle ben de yanına yaklaşmıştım. Eğilip, “Bana bir Cumhuriyet öğretmeninin elini öpmenin şerefini verir misiniz?” dedim, heyecanla. Elini uzattı. “Ah evladım” dedi. “Bizden o kadar az ki ödül alan, hep yabancılar… Biraz üzüldüm buna”. Gerçekten de o yıl sadece Şevket Yalaz’la ben mansiyon alabilmiştik. Onu teselli etmek için, “Hocam” dedim. “Ben bu yarışmada iki yıl önce birinci oldum. Geçen yıl ikinciydim. Bu sefer de başarı ödülü aldım. Ayrıca bu yıl Amerika’da altın madalya verdiler bana. Daha güzel şeyler yapanlar çok ama basın yeterince ilgi göstermiyor. Duyamıyorsunuz bu yüzden”. Gülümsedi. Koluma girip ağır adımlarla diğer davetlilerin yanına doğru yürüdük. “Sizi yıllar önce TRT 2′deki bir programda görmüştüm, “Cumhuriyet’e Kanat Gerenler”. Büyük bir zevkle izlemiştim o programı. “Ah evet, evladım. Ben Gelibolu’da küçük bi çocukken Atatürk’le tanışmış, onun isteğiyle öğretmen olmuştum” dedi gururla, “Hala Milli Eğitim Bakanlığı’nda danışmanlık yapıyorum, zaman zaman”. O sırada karşıdan yeğenlerim belirdi. Onları tanıştırdım kendisiyle, “Bunlar sizin genç öğrencileriniz, hocam”.
Televizyon programında anlattığı bir olay hala belleğimde. Heybeliada’da öğretmenlik yaparken Cumhuriyet Bayramı törenlerine ada halkının pek ilgi göstermediğini görmüş, üzülmüş buna. Hemen balıkçı kahvelerine gidip, kapı kapı dolaşıp tören yerine çağırmış adalıları. Bu çabası başarılı olmuş. Sonraki yıllarda adalılar törenlere katılmaya başlamışlar. Mengü Ertel, “Bu Cumhuriyet sizi unutmayacak, Refet Öğretmen” diye bitirmişti programı.
Törenin ilerleyen vakitlerinde gözüm tekrar aradı onu. Fakat yağmurlu İstanbul gecesinde sessizce ortadan kaybolmuştu…
Geçen yıl öğretmenler gününde bir huzurevinde yattığını okudum. Çiçek göndemek için adresini bulmaya çalıştım ama kendisine ulaşamadım. Ve bugün, bir gazetede küçük puntolarla onunla ilgili acı haberi gördüm: “Cumhuriyet’in son Çalıkuşusu”.
Büyük bir idealle emek verdiğiniz Cumhuriyet’i bilemem ama ben sizi unutmayacağım hocam…
“Cumhuriyet’in son Çalıkuşusu”
Yorumlar Kapalı
ARALıK 7TH, 2009
By NECDET

Erdogan: I just got a news that there will be 7 missings.
When Mr. Erdogan was in Washington to meet Obama and talk about sending more Turkish troops to Afghanistan he received a bad news from Turkey. Seven soldiers were killed by terrorists.
New York Times
Yorumlar Kapalı
KASıM 30TH, 2009
By NECDET

İsviçre’de minare oylamasında sürpriz sonuç. Doğrudan demokrasisiyle tanınan ülkede yasağın reddedilmesi beklenirken, sandıktan yüzde 57,5′la minare yasağına ‘evet’ çıktı. Seçim sonucu en çok aşırı sağ partileri sevindirdi. Dünya kamuoyu ve ülkedeki göçmenler ise şokta. Nüfusu 7 milyonu geçen İsviçre’de çoğunlugunu Türkiye, Bosna ve Arnavutluk’tan gelen 300 binden fazla Müslüman yaşıyor. İçlerinde Cenevre ve Zürih’in bulunduğu kentlerdeki 150 camiden sadece 4 tanesinde minare var ve ezan yasak.
Hurriyet Milliyet Yenisafak Zaman Yahoo New York Times Le Temps Guardian Le Monde
Tariq Ramadan Swiss Demo[cross]y