Sea and I
Everything started when I went to the Brighton Beach in New York. I walk on the shore barefoot and took some sand to home. Then, I became an obsession with creating images from sand on white paper.
Everything started when I went to the Brighton Beach in New York. I walk on the shore barefoot and took some sand to home. Then, I became an obsession with creating images from sand on white paper.
80′li yılların siyah beyaz TRT’sinin en kaliteli yerli dizilerinden biriydi Dördüncü Murat. Ağabeyi İkinci Osman’ın yeniçeriler tarafından boğdurulmasından sonra genç yaşta tahta çıkmış, uzun bir süre saray entrikalarının gölgesinde kalmıştı. Ancak zamanla iktidarı ele geçirmiş ve ülkedeki her türlü anarşi ve kargaşalığa son vermişti zor kullanarak. Bu arada bir çok kişinin de kellesi gitmişti elbet Devlet-i Osmani’nin yüksek menfaatleri adına. Onun her seferinde ağırlığını arttırdığı topuzu tek elle kaldırması bütün izleyicileri etkilemişti, tabii ki o zamanlar küçük bir çocuk olan benim gibi.
Geçenlerde YouTube’ta tesadüfen bu diziyi buldum ve farklı bir gözle izledim bu sefer:
Yayınlandığı yıllarda 12 Eylül darbesi olmuştu. Bu sefer iktidarı ele geçiren başka birisi “anarşi ve kargaşa”ya son veriyordu kendi yöntemleriyle:
“Milli birlik ve beraberliği” bozmaya çalışanların kafasına iniyordu devletin topuzu Mamak’ta, Metris’te, Diyarbakır’da… Her türlü dernek, sendikal hareket ve zararlı yayınlar yasaklanıyor, sorumlular ipe gönderiliyordu eşit bir şekilde, “bir sağdan bir soldan”, ilke ve inkılaplar adına. Bütün bunlar elbet mübahtı devletin felahı ve devamı için.
Tüm bu olup bitenlerden usanmış halksa yeni anayasaya oy birliğiyle el basıp yemin etmişti umutla, tıpkı padişahın yüzyıllar önce dediği gibi. Aslında onayladığı bireyin ve özgür düşüncenin katliydi ve katli vacipti her şeyin kutsal devletin çıkarı içün bu topraklarda… (NY)
Güneşli bir hafta sonu. World Trade Center Metro İstasyonu’ndan kulelerin yıkıldığı yıldan beri aynı anons yapılıyor: “Güvenlik sebebiyle çantalarınız aranabilir…” İnşaatı çevreleyen örtünün ardından henüz yapımı bitmemiş Freedom Tower gökyüzüne yükseliyor. Biraz ileride, Hudson Nehri kenarındaki parkta insanlar yemyeşil çimlere uzanmış, baharın tadını çıkarıyor. Hemen yanlarındaki alanda, bir görevli küçük bir guruba parktaki komik bronz heykeller hakkında bilgi veriyor: “Sanatçı Tom Otterness bu çalışmasıyla kapitalizmi eleştirirken…” Onun anlattıklarıyla ilgilenmeyen çocuklardan bazıları heykellere tırmanıyor. Tanıtım bitince aynı görevli, yere yayılmış bir örtüye oturan beş altı yaşlarındaki çocuklara dağıttığı çamurla nasıl heykeller yapılabileceğini gösteriyor.
Henüz bu çocukların hiç biri doğmamışken, 2001′in mart ayında, Taliban, Kabil yakınlarındaki kayalara oyulmuş 1500 yıllık dev Buda heykellerini bombalıyordu. Afgan temsilcisinin bir televizyon programında söylediğine göre sebep sadece onların put olduğu fetvasını veren ulemanın kararı değildi. Açlıktan yüzlerce çocuğun öldüğü ülkede, Birleşmiş Milletler sadece bu heykellerin onarımı için yüksekçe bir para ayırınca, buna sinirlenen halk da öfkesini bu şekilde göstermişti.
Parktaki minik eller, hayal güçlerini çamura aktarırken oradan ayrılıp Union Square’a geliyorum. At üstündeki Washington Heykeli’nin önünde, ikindi güneşinin parlattığı altın rengine boyanmış oturan bir Buda heykeli konmuş. Burada buluştuğum arkadaşım bugünün Buda’nın doğum günü olduğunu söylüyor. Alandaki rengarenk elbiseleri içinde dans eden çekik gözlü Budistlerin mistik müziğine arkadaki metro istasyonundan gelen aynı anons karışıyor: “Güvenlik sebebiyle çantalarınız aranabilir…” (NY)